Makale

Bir Frankenstein Olarak Hukuk ve Hukuk Metodolojisinin İki Yüzü: Ütopya/Distopya

Buket Karaman



Özet: Edebiyattan sinemaya, müzikten görsel sanatlara yakın tarihin “şen bilim”inde ütopyadan distopyaya bir paradigma kayması söz konusu gibi. Fantezinin ütopyadan distopyaya savrulduğu kırılma noktasını, aydınlanmanın diyalektiğinde; rasyonalitenin potansiyelinde daha doğrusu aklın irrasyonelin sınırlarına varan yelpazesinde aramak, neden distopya çağında yaşadığımızı anlamak için bir anahtar olabilir. Modernizmle birlikte kök salan ütopyacı tasavvur modernizmin kriziyle birlikte yerini anomalilere bırakmıştır. Bu anomalinin kaynağında aklın ve bilimin mistifikasyonu yatar. Anti-hukuk çağında hukukun bilgisini ararken bulunduğumuz konumun ve çözüm hattının nerede olduğunu anlamanın yolu hukukun epistemolojik köklerine inmekten geçebilir. Burada karşımıza “hakikat” iddiasında bulunan, ütopyacı hatta konumlanan, yaklaşımlar ve hakikatin bilgisinden ziyade sosyolojik olarak yaşayan hukukla ilgilenen, distopyacı çizgide konumlanan, yaklaşımlar çıkar.



Hukukun “düzen”, “iyi toplum”, “iyi yönetim”, “iyi ve makbul insan” tasavvuru ise belki moderniteden çok daha eskilere dayanır. Burjuva mirası olan ve fakat ondan özerk bir anlam kazanan moderniteden de önce var olan bu arzu, homojen bir devlet veya toplum idealidir. Ütopyaların bilinen tarihinde Thomas More’dan önce Platon’a atıfta bulunulması bu sebeptendir. Bu monist ülkünün kaynağı tarihsel ve sınıfsal olarak yer değiştirmiştir. Değişmeyen arzu ise “iyi düzen”, “olmayan iyi yer” tahayyülüdür. Bu arzunun yaratıcısı, gerçekliğe dönüştürülme aracı ise hukuktur. Hukuk normunun yapısı ve anlamının ekonomi-politikten bağımsız bir kendinde şey olmadığını kavradığımız zamanlardan bu yana, en kapsayıcı tarifiyle yöneten/yönetilen terazisinin ilk ortaya çıktığı anlardan bu yana, hukukun araçsallığı ve şiddeti, ütopyacı vizyonunu monist idealin dışında kalanlar bakımından bir distopyaya dönüştürmüştür. Modern ütopyalardan sonra modernizmin bilimciliğinin krizi ise bize ütopyanın bir hayal, distopyanın ise kırılıp parçalanarak gerçekliğe bürünmüş ama gerçekleşmemiş, bozulmaya uğramış bir hayal olduğunu göstermiştir. Hukuk bir yaratıcı ve uygulayıcıya muhtaç olan, “kendinde şey” olmayan bir yapı olduğundan yaratıcı/uygulayıcı diyalektiğinde çoğunlukla ütopya/distopya kontrastında gidip gelir. Hukukun bilgisinin, normdan fazlası hatta bilakis olmakta olan olduğunun kavrandığı noktada hukuk da gerçekleşememiş, kırılmaya, bozulmaya uğramış bir idea olarak karşımıza çıkar. Bu yüzden Janus’un iki yüzü gibi ütopya ve distopyayı bünyesinde barındırır.



Bilimin kötüye kullanımının, araçsal aklın yalın ve sarsıcı bir örneği olarak Frankenstein da hem ütopyadır hem distopya. Hukukun Frankestein’ı hem yasa koyucudur hem hukuk uygulayıcısıdır. Frankenstein’ın yarattığı anomali, hukukun hayal kırıklığına uğramış haline benzer. Hikâyenin sonunda adı bile konmamış yaratık yaratıcısını yok eder, tıpkı hukukun kendi kendini defalarca imha edip bir idea olarak yeniden üretmesi gibi. Modernitenin krizinin veya postmodernizmin ve dolayısıyla hukukun, “aklın sonu” yaftasından kurtulması ise distopyanın olanakları ile mümkündür. Distopya, kritiktir. Kritik ise krizden gelir ve krizi aşmanın bir yoludur. Postmodern dünyanın hala monist arzularla çatıştığı kriz de ancak distopyalara bakılarak aşılabilir. Çağımızın tragedyası tam da bu olduğundan belki ütopya değil distopyalar “ilerici” karaktere sahiptir. O yüzden Frankenstein’ın yaratığının yalnızlığını gideremediğimiz bir toplumda ilerlemeden söz etmek mümkün olamaz. Hukukun yalnızlarını kavramadan kapsayıcı bir hukuk formuna kavuşmanın mümkün olmadığı gibi.



 



Tam metin için tıklayınız. (PDF)